Renk Cümbüşü Kadınlar

post-header

Panik Atak mı o Gelen Bitanesi?

Okurken Dinlemelik Müzik

Neler oluyordu? Kahramanımızın başına bunlar da mı gelecekti?

Tam her şey artık yerli yerine oturuyor, hayatta ne istediği ve istemediği belirginleşiyor, hayat yolunda bir türlü kendine gelemeyen dalgalanan sular duruluyor, son sekiz yıldır bitmeyen tarihin en büyük türbülansı son buluyor derken, varış noktasına bir adım kala dümdüz yolun ortasına adeta bir meteor düşmüştü. Hem de öyle büyüktü ki enini boyunu çapını ölçmeye kalkmaya hiiç ama hiiç gerek yoktu. Zaten istesek de ölçemezdik, meteor diyoruz, dinlemiyor musunuz?

Ünlü filozof Serdar Ortaç’ın da dediği gibi:

“Ey goca kalpli güzel hayat, beni neden yoruyorsun?!”

Birinci tekil şahısa bir dönelim. Hayatımın bu tam masalın “mutlu son” kısmının görünür olduğu, benim için hem fiziksel hem de ruhsal olarak bir devrin kapandığı, bireyselliğimin, yeni dönemimin heyecanını ve tadını çıkaracağım anda gelip beni tam orta yerimden vuran, adeta Cennet kuşu gibi eşsiz kalamadığı için yalnız kaldığı birinci dakikada seni geri arayan şerefsiz eski sevgili gibi, durup dururken “Haydaa, ne alaka şimdi bu nerden çıktı?” dediğim meteorumun adını açıklıyorum:

PANİK ATAK!

Du-duf-dufduff!

Deyim yerindeyse bir tır şoförü gibi araba kullanan, utanmasa araba kullanırken kitap bile okuyacak, bu hayatta en iyi olduğun üç şeyi say deseler yazmak ile birlikte ikinciye kendisini koyacak kadar iddialı olduğum, tek başıma uzun yollara çıkarak kendimi terapi koltuğunda bulduğum, artık kimliğimin bir parçası haline gelmiş bir refleksin, ufak bir kaza tehlikesi sonucunda başlayan, ve artarak çoğalan bir kaygı düzeyi ile birlikte ellerimden kayıp gitmesini seyrettim son haftalar içinde.

Şaka gibi bir şeydi. Bu evrenin bir şakasıysa Allah böyle şakanın belasını versindi yani.

Aslında her şey ertesi gün ameliyata gireceğim için hazırlık yapacağım diye son sürat eve giderken aniden girmek zorunda olduğum virajlı bir alt geçitte ölüm ile burun buruna gelince başladı. Bir insan ameliyata gireceğim diye neden bu kadar heyecan yapar bilmiyorum. Sanki neşter benim elimde olacak yani, git evine duşunu al çantana iki parça eşyanı koy yat.

Ama yoook, bunun meditasyonuydu, duasıydı, astrolojik olarak incelemesinin yapılmasıydı derken işler uzayacaktı. Kendimi gerçek anlamda tanıyıp sevmeye, kendi özüme o hak ettiği değeri vermeye başladığım, kendi Tanrısal varlığımı hatırladığım dönemlerden beri yaptığım şeylere çok da takılmadan, ihtiyacım olanı gözetmeye emek vermeye alıştım. O yüzden tatlı tatlı aydınlanmaya devam ederek öğreniyorum işte.

Her neyse, hikayenin devamında, söylenene göre o kaza tehlikesi anında benim yerimde bir başkası olsa muhtemelen şu anda bu dünyada olamayacağı gerçeği beynime öyle bir yerleşmiş ki, aylar sonra bir uzun yol seyahatimde yine hortlayıverdi. Normalde uzun yola çıkacağım zaman dünyanın en mutlusu olurum, içeceklerimi, yolda dinleyeceklerimi hazırlarım ve mümkünse yola daima yalnız çıkarım. Bedava (benzinden haberin yok galiba?!) terapidir benim için.

Bu defa pek de öyle olmadı. Bu ve daha sonraki üç yolculuğumu tek tek anlatmayacağım tabi ki; ama içimdeki kaygılar bir kartopu gibi birleşti ve şöyle korkulara evrildi.

Dümdüz ve jilet gibi olan İstanbul- İzmir otobanında normalde uçarak giderken bu defa sanki duramayacakmışım, şeritten savrulacakmışım, hakimiyetimi kaybedecekmişim hissi. Marmaris’in yüksek ve virajlı yollarından yaz-kış, gece-gündüz, yağmur-çamur demeden lay lay lom geçen ben, bu gittiğimde otuzun üzerine çıkamadan, ayağım devamlı frende ve sanki aşağı doğru inerken frenlerim tutmayacakmış gibi. Üstelik gecenin bir yarısı arabayı çektirip her türlü kontrolünü yaptırdığım, ve “arabanız cillop gibi hanımefendi (Meali:sorun bizde değil sizde)” cevabını aldığım halde..

Efendime söyleyeyim, o anlarda elim ayağımın boşalması, kalbimin yerinden çıkacakmış gibi çarpması, soğuk soğuk terlemem, sanki gözlerimin bir anda görememesi ve bir anda yolları algılayamamam. Sanki bir arabanın içinde değil de, havada süzülüyormuşçasına bir hafifleme hissi. Ama ruha ağırlık bastıranından.

Eh benim güzel bebeğim, o dediğin panik atak işte!

Bir süre bu hallerimi gözlemledim, kaçmadım, bir miktar üzerine gittim. Durup dururken en güvenle bastığım halının bir anda ayaklarımın altından çekildiği için kendimi suçlu ve yenilmiş hissetmemeye gayret ettim.

Denedim, analiz ettim, yine denedim. Ama elimde değildi, kaygı düzeyim bir yandan artmaya devam ederken, böyle bir şeyin nasıl başıma geldiğini kabullenemiyordum. En iyi yaptığım şeyden korkmamı algılayamıyordu beynim. Tabi tüm hikayelerde olduğu gibi, tüm bunlar olurken nerede alakasız şey varsa bir bir başıma gelmeye ve beni daha da panik haline doğru itmeye başladı. Bakın başıma gelen diyorum, çoktan o kurban moduna girdim yani, geçmişler ola.

Bir ayın sonunda, İstanbul’a dönüş yolculuğumda, normalde tek olacağım diye kırk takla atarken bu defa yanımda kardeşimle döneceğim için nasıl mutluydum anlatamam. Ve yolun yarısında “Ben yapamayacağım, kalp krizi geçiriyorum galiba” diye arabayı kardeşime verdiğim için de nasıl yıkık.

Velhasıl, bu yumurtadan çıkan fobiyi kabul edip, acilen nasıl çözebilirim sorusunun peşine düştük. Önce kendimi Türk hekimlerine emanet ettiğim ve fizyolojik bir şeyin olmadığını öğrendiğim bir hafta geçti. Yıllar önce bir kere ziyaretime gelen vertigomun tetiklendiğini, göz numaram büyüdüğü için uzağı göremediğimi filan düşünüyordum çünkü. Tüm teorilerim tıp tarafından çürütülünce geriye tek seçenek kaldı. Seçeneği anladınız.

Aile doktorumun önerdiği bir psikiyatristle görüştüm. Bir saatin sonunda tüm çocukluk travmalarımın, belirsizliklerimin ve çocukluktan beri sonsuz eleştiri ve azara maruz kalmamın yarattığı güvensizlik duygusunun birleşerek su yüzüne çıktığı ve o eski travmalarımın artık böyle, kendime en güvendiğim yerlerde bile tezahür ettiğini söyledi. Bununla birlikte daha sonra işinde pek başarılı bir terapistin “Arabamız, vücudumuzdan sonra ikinci kozamızdır. Onun başına gelen bir şey bilinçdışında sanki bizim başımıza gelmiş gibi hissettirir,” cümlesini öğrenmemle bu devam eden durumun psişemde ne tür bir sarsıntıya yol açtığını ve nasıl bir güvensizlik yarattığını iyice anlamaya başladım.

Psikiyatrist, bir psikologla terapi sürecine girmemin bana iyi geleceğini, çünkü anlatmaya hazır ve anlaşılmaya da aç olduğumu ifade etti. Veee tahmin edeceğiniz gibi bana bir ilaç önerdi.

“Bu ilaç ergenlik çağındaki kişilere bile veriliyor, en ama en hafif etkililerden, birkaç ay kullan, her şeyi tek başına göğüslemek zorunda değilsin. Hayatında bir sürü değişiklik ve üst üste gelen stres faktörü var, azıcık sakinleşir yoluna hazır olduğunda yine devam edersin merak etme,” dedi ve ekledi “Her şeyi analiz edebilmek gibi bir yeteneğin var ama lütfen bu durumun üzerine zihnini azıcık rahat bırak. Ve de yapacağını düşünüyorum; ama lütfen ilaç prospektüsünü okuma”.

Doktordan çıktıktan sonra muayane ücretini öderken, böyle bir ülkede psikolojik yardımın neden aile hekimi gibi maddi olarak ulaşılabilir olmadığına, neden hiçbir sigortanın bunu karşılamadığına bir miktar sövdükten sonra yaptığım ilk şey prospektüse ve Ekşi Sözlük’teki yorumlara bakmak oldu tabi:

“Mide bulantısı, baş dönmesi, çenen çıkacakmış gibi esneme, uykusuzluk bıdıbıdıbıdıbıdı..”

Tamam neyse bunlar geçer. Bakalım başka ne varmış:

“Cinsel isteksizlik ve iktidarsızlık..”

Hmm.. Amaaan neyse zaten o bende yok, sorun değil. Cinsel isteksizlik için önce isteyeceğim birinin olması, en azından bir karşı tarafın olması gerekiyor zaten, biz tek başına devamke. Hem belki gelen isteği de bastırır heheh, canım ilacım, sana şimdiden ısındım bak.

İstemsizce ilacı alıp çantama attım. Üzerine birkaç gün düşündüm. Zihnimin ve duygularımın efendisi olan ben, farkındalığımın yolculuğu yüzünden yıllardır Elsa gibi buzdan kalemin içinde yaşayan ben, nasıl panik atak geçiririm, bu korkuyu nasıl tek başına halledemem diye hissettiğim yenilgiyi sindirmeye çalıştım. Ve sanırım, bazen dünyanın en güçlü insanı da olsanız, en yüksek bilinçlisi, en açık ve hafif kalplisi de olsanız, hayatta bazı şeyler oluyor ve biz her zamanki biz olamayabiliyoruz. Güçsüz düşüyoruz, yardıma ihtiyaç duyuyoruz ve bir durup dinlenmeye ihtiyacımız oluyor. Çünkü insanız. Yarı Tanrıyız evet; ama hala bir yarımız insan ve bu bedeni deneyimlemeyi seçtiysek de bu bedeni gözetmek, yanında kalbimizi ve ruhumuzu da görmek görevimiz diye düşünüyorum. En azından görüp ilgilenir, şefkatle sevgimizi verirsek iyi olur gibi.

Hepimiz bu yolu tek başına yürüyor olabiliriz; ama daima Elsa gibi buzdan kalemizde yalnız olmak zorunda değiliz. Bazen yardım istemeyi, gelen bir yardımı kabul etmeyi bilmek gerek..Yardıma ihtiyaç duyabilmek insanca, bunu görebilmek gerek..

İşte böyle, ben de o minnak ilacı, ve yeni başladığım, Şema Terapi sürecimi kabul ettim..Gitmem gereken yerler ve yapmam gereken şeyler, yarım kalmış hayallerim var, ve bir kısmına tabi ki devam etmem gerekecek; ama yine de zihnime bir süre “Hoop, dostum sakiiiin” demem, ve böyle nefes alabilmeyi gerekirse yeniden öğrenmem gerek.

Henüz dört gün oldu, ama kendi ihtiyacımı gözetmenin verdiği huzurdan mıdır nedir bilmem ama, bu kabulleniş bana şimdiden iyi geliyor gibi. Damarlarımda yeniden akan ve en büyük gücüm olan mizah anlayışımı hissedebiliyorum. Panik halinin tetikleneceği bir ortamla karşılaşmamış da olabilirim; ama bir sakinlik geldi gibi, belki de sakinleşince bakış açım realitemi de değiştirmiştir. Dört gündür yarım doz aldığım ilacın etkisi olacak değil herhalde. Hemen etkisi olsa cinsel isteksizlik konusunda da söyleyeceklerim olurdu diye düşünüyorum. Ya da belki de libidoma sağlık deyip şükretmeliyim kim bilirJ

Dilerim herkes zor zamanlarında kendini suçlamadan, yargılamadan, şefkatle gözetmeyi, kendi ihtiyaçlarını cesaretle ifade etmeyi ve gerektiğinde ona uzatılan yardım ellerini tutmayı kabul etmeyi deneyimler. İçindeki çocuğun gönlünü hoş tutmaya ve hayat şartları ne olursa olsun öyle ya da böyle bunun da geçeceğinin bilincinde, kendi yüzünü güldürmeye emek verir.

Hikayenin devamında ne mi oldu? Ya huu durun daha ben de bilmiyorum, bir sonraki bölümümüzde öğreniriz artıkJ

O zamana kadar, hoşça kalın sevgili gönül dostlarım..

Kalbimden, kalbine,

Beyaz.

Önceki içerik
Sonraki içerik
İlgili Diğer İçerikler