Renk Cümbüşü Kadınlar

post-header

Kendime Yetemedigim Bir Gün

Okurken Dinlemelik Müzik

Nisan 2020. Covid, sokağa çıkma yasakları, ölümler, korkular. Sabahın köründe telefonum çalıyor. Arayan babam, ağlıyor. Kısa bir an korkudan aklım çıkacak gibi oluyor. Babalar ağlamaz çünkü, hele benim babam, hiç görmemişim ağladığını, bilmiyorum. Sesim içime kaçıyor, ne oldu bile diyemiyorum. Babam hıçkırarak “Amcan intihara kalkışmış, hastanede, yapayalnız şu an” diyor. İnsanoğlu çok bencil, çok ince bir rahatlama geliyor kendi annem, babam ya da kardeşim olmadığı için, ama bu rahatlama kısa sürüyor. İnanılmaz bir panik hali sarıyor ruhumu bu defa; annem babam gidemez sokağa çıkma yasakları var, zaten covid coşmuş bir de onları riske atamam, kardeşim çalışıyor mühendislik covid dinlemiyor tam zamanlı fabrikada, büyük kuzenim İzmir’de, küçük kuzenimin kronik hastalıkları var riskli grupta. Kalk kızım bu işi sen çözeceksin diyip yola çıkıyorum.

Amcama kısa zaman önce Alzheimer teşhisi konmuştu, duyunca üzülmüştüm. Amcamı severim ama ne yalan söyleyeyim hiçbir zaman özel bir yakınlığımız da olmamıştı. Aileye dair yakınlıklar anılarla kuruluyor bence, yanında oldukça, paylaştıkça değerleniyor ilişkiler. Ben ailedeki yakınlığı buzdolabını açabilmekle ölçerim hep, kimin evine gidip dolabı açıp bulduğum çikolatayı yiyebiliyorsam, orası benim de konfor alanımdır, ailemdir. Amcamla ise uzun yıllardır bağlarımız ancak babam sayesinde kurulabiliyor, sayılı kez gittiğim evinde çocukken uyurken bile yatağa geçemiyor, koltukta kalıyordum. Yine en çok babam üzülmesin diye, o gün vicdanı bir yükle hastaneye varıyorum.

Acil servise vardığımda amcam beni tanımıyor. Eve göndermedikleri için oldukça sinirli, bir yandan da kafasının karışıklığının farkında ve mahçup. Önce sakince kendimi hatırlatmaya çalışıyorum, maskemi çıkarıyorum, kim olduğumu, kimin kızı olduğumu, bazı anılarımızı anlatıyorum. Çok çaresiz bir an bu, sakin kalmak zorundayım, ağlarsam iyice kafası karışır, durumu normalleştirmem gerek. Bir noktada annemi hatırlıyor,  olsun o da olur,  “evet benim o” diyorum.  “Beni buradan çıkar lütfen, evime göndermiyorlar” diyor.  Doktorla görüşmeye gidiyorum, intihar vakalarında hastanın direkt çıkış yapamayacağını, Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’ne sevk edileceğini ve tüm dünyanın kıskandığı yurdum hastanelerinde 1 adet bile boş yatak olmadığını öğreniyorum. 40 sene çalışıp tüm vergilerini ödemiş emekli bir adama, yaşadığı acil durumda dahi devlet tarafından hiçbir güvence sunulmaması dolayısıyla geceliği neredeyse asgari ücrete denk gelen bir özel hastanede yer buluyorum. İnsanların bu ülkede neden yaşlılıklarına yatırım yaptığıyla çok acı bir şekilde yüzleşiyorum.

Hastaneden çıkıyoruz. Amcam arabada kim olduğumu ve intihara kalkıştığını hatırlıyor. Önce özür diliyor, küçük yeğeni karşısında öyle üzgün öyle çaresiz ki, içim parçalanıyor. Çok kibar ve ince bir adamdır, hemen hastane masraflarını soruyor, bu defa cüzdanını yanına almadığı için özür diliyor. Ben ise aklının başına geldiği bu anı kaçırmak istemiyorum, direkt konuya giriyorum; “Amca neden yaptın?”, önce susuyor. Sonra bir anda kopuk kopuk anlatmaya başlıyor; “Sarıcığım, bizim ailemizde bu hastalıklar genetik hep. Allah sizlere yaşatmasın ama dedem evin yolunu unuturdu 65 yaşında adama bunak derlerdi, babamın elleri titrerdi 55 yaşında adama sakar derlerdi. Zaten bizim ailede 70 yaşını gören erkek yok. Bana Alzheimer teşhisi koydular, olmayan şeyler görüyorum, kimseyi tanıyamıyorum, yengene vurmaya kalktım geçen gün, seni annen sandım az önce. Ben böyle yaşamak istemiyorum. Aklım yerindeyken verdim bu kararı, daha kötü olmadan ölmek istedim. Olmadı. Ben insanlara muhtaç, kendini bilmeyen bir hayat istemiyorum.” Nefesim kesiliyor. Bundan 3 sene önce de babama Parkinson teşhisi konuldu. Bir süre terapi gördü, antidepresan kullandı. İnsanın aklının kendine yetememesi çok ağır bir his, senelerdir bunu düşünüyorum. Genetik sonuçta piyango sana da vurabilir Sarı diyorum, bu hissin her geldiği noktada amcamın olduğu yere varıyorum; “Ben insanlara muhtaç, kendini bilmeyen bir hayat istemiyorum.”

Amcam bu isteğini başaramıyor, terapi görüyor, Alzheimer ilerliyor, vesayet davaları açılıyor ve bakımevine yatırılıyor. Tam 1 sene sonra bu sefer cenazesini kaldırmak için yine tek başıma yola çıkıyorum. Bilmem kaçıncı kez aslında hayatta tek başımıza olduğumuz gerçeğiyle yüzleşiyorum. Gasilhanenin kapısında adımın okunmasını bekliyorum. Etrafımda herkes ağlıyor, bağırıyor, bayılıyor. Ben sakinim, hissiz duruyorum duvar gibi. Acaba başarsaydı daha mı mutlu olurdu diye olurdu diye düşünüyorum sürekli. İçeriden sesleniyorlar “Sarı Hanım, amcanız hazır” diye, imzaları atıyorum. Memur “Başınız sağ olsun, her ölüm erkendir” gibi bir şeyler söylüyor, hayal meyal duyuyorum. Teşekkür bile edemiyorum, bir yanım amcamı sorgusuz haklı buluyor çünkü, “Bazıları geç, öylesi daha da zor” diyip, cenaze aracına biniyorum.

                                                                                                                              SARI

Önceki içerik
Sonraki içerik
İlgili Diğer İçerikler