Renk Cümbüşü Kadınlar

post-header

Gölgeler ve Gezegenler

Okurken Dinlemelik Müzik

Benim yazacağım yazının konusu ne olur dersiniz? Beni tanıyanlar hemen şunu derler: Gezegenler…

Gezegenler ve onların durmadan yaydıkları enerji dalgaları…

2000’li yılların başında astroloji tesadüfen bir arkadaş toplantısında hayatıma usulca giriverdi. Bazan bazı şeyler öyle müdahalesiz, kendi başlarına hayatımıza hissettirmeden girerler. Arkadaşlar toplanmışız, içlerinden biri Hakan Kırkoğlu’ndan ders alıyormuş. Aaaa o nedir derken ve haritamın ne anlama geldiğini dinlerken niye hayatım boyunca kendimi uzaylı gibi hissettiğimin esrar perdesini de sonunda aralamış oldum. Merakla okuyarak, araştırarak, 2012’de Human design’ın da hayatıma girmesiyle, bulmacanın eksik harfleri yerlerine oturmuş ve uzaylılığımın tescili de mühürlenmiş oldu. Bu keşiften sonra hayatım hep bir kendini yeniden keşfetme, olanları ve olmayanları anlama, olmayanların neden hayatıma girmediğini çözme, hayatıma aslında en doğru anda ve girmesi gerekenin girdiğini görme ve en çok da yaşadığım ilişkileri anlamlandırmaya yönelik bir yolcululuğa dönüştü. Dönüşme derken tabii ki bir akrep olarak hep dönüştüğümün ve dönüşmek için ne gerekiyorsa yaptığımın, hata olarak nitelendirilen her halimin aslında bir sonraki aşamaya geçebilmek için sadece bana ait çabalar olduğunu görmem yıllarımı aldı. Bu farkındalıktan ara ara çıksam da ve çözümü dışarılarda çokça arasam da, üçüncü perdede oyunun gerçek amacı ile baş başa kalıyoruz. “Hayattaki en büyük savaşımız kendimizle olandır” sözü, herşeyi en kestirmeden özetliyor. İşte şimdi, bizi anne kucağı gibi sarıp sarmalamaya hazır olan sonsuz evrene ve kendime kulak vermeye ve çocukluğumdaki olabildiğince özgür hallerime sonunda tekrar kavuşmaya başladım. Evrendeki minik bir kum tanesi olan kendi içimde yarattığım depremleri artık gülümsemeyle karşılıyorum. Karşıma çıkan her yüzün, her olayın kendimi görebilmem için geldiğini fark ediyor, gözlerimin önündeki perdenin kalkmasına izin veriyorum. Tabii ki çözdüm, kavuştum demenin gereksiz olduğunu ve yolculuğun hep başında olacağımı anlıyorum ama “ego” yok mu bilirsiniz hep yapar, bitirir ve zaten herşeyi çoktan bilmektedir!! Meşhur yargılayan zihniyetin zeytinyağı gibi su üstüne çıkışıyla doğru orantılı olan bu bilmişlik hali, zihnimin karanlık dehlizlerinde ara sıra yine beni gelip yokluyor.
Hayatta neye inanmayı tercih ediyorsak onun bize ışık tutmasına izin veriyoruz. Human design -nam-ı diğer- kişinin kendi frekansını keşfetme sanatında, benim enerjim olan 6/2’nin hayatı üç farklı döneme ayrılıyor: 29 yaşına kadar olan deneyimlemede uç noktalarda yaşadığım yıllar, 29-49 arası tam anlamıyla rahatladığım ve sorumsuz yaşanan yıllar ve 49 sonrası şu an içinde bulunduğum beni en çok bana gösteren ve çamurun içinde oynadığım çocukluk dönemime geri döndüğüm yıllarım…

29 yaşına kadar bir akrep olarak kriz temasını dibine kadar kendime yaşattığımı söylersem abartmış olmam. Nasıl ki benim gibi bir “projektör”, gittiği her yere yalnızlığını götürür ama bundan da rahatsızlık duyar, ben de yalnızlık duygumdan uzaklaşabilmek için “gençlik” yıllarımda bağımlılık ve sahiplenmenin hüküm sürdüğü bir ilişki ile var oldum. Tabii evren beni zaten bana bağımlı bir anneyle, bu döneme çoktan hazırlamıştı. Ne kadar zamanında şikayetler etmiş ve sızım sızım sızlanmış olsam da ancak şimdi bu bağımlılık ve onu takip eden sahiplenme halinin, kendi yansımam olduğunu görüyor ve kendime şefkat gösterebiliyorum.

29 yaşımda, bağımlı ilişkimin sancılı ve adeta ciğerler sökülüyormuşcasına bitirilmesinin ardından hayatımın en eğlenceli dönemi başlıyor, kariyer, dostluklar, sosyalleşme ve dünyaya açılma ile renklenen bu dönem 6 enerjisinin en rahat ve vurdumduymaz dönemi oluyor. Ayrıca 29 yaş da kritik çünkü doğduğumuz andaki satürnümüz yaklaşık 29 yıl sonra aynı burca geri dönüyor ve Satürn kavuşumu dediğimiz hayatın en önemli kavşaklarından birine varmış oluyoruz. Tabii huylu huyundan vazgeçmez misali, dönüşüm sancılarıyla kıvranan akrep için uçlarda yaşama ve ya hep ya hiç uğruna özgürlüğünü ayaklar altına alma hali dolu dizgin devam ediyor.

Bu dönemde acıların kadını Bergen kıvamında suçlamalarla ot gibi yaşamaktan vazgeçme ve bilge tarafımın kapısını artık açma ihtiyacımı, 49 yaşımdaki tam da ‘şiron’ dönüşümümde, hayatın artık bana zorla dayatmasıyla görmeye başlıyorum. Ancak gölgelerimi anlayarak, kendimi anlayabileceğimi şimdi yavaş yavaş çözüyorum. Gölgelerin de benim için gerekli olduğunu fark ediyorum. Şiron’umuz, tekrar eden gölgelerin hayatımızdan çıktığı anlamına gelmiyor ama biz artık kendi deneyimlerimizden yola çıkarak başkalarına farkında olmadan şifa verebiliyoruz. Şifacı kendini ancak başkalarını şifalandırarak iyileştirebiliyor ve sanırım herşeyi kendimiz ve ruhsal kazançlarımız için yaptığımızın en büyük kanıtı da şiron ve kısmen de kuzey ay düğümümüzde yatıyor. Biz ancak dünyayı kendimiz olduğumuzda şifalandırabilir ve değiştirebiliriz. Eninde sonunda o, korku, yalnızlık ve kabul edilmeme duyguları içinde kıvranan kız çocuğunu yüreğimizin içine alıp, öpüp koklayıp onu layık olduğu yere oturtmadıkça huzur bulamıyoruz. Onun ihtiyacı olan en önemli duygunun neşe olduğunu ona hatırlatmak ve neşenin olmadığı yerde hiçbir şeyin yeşeremeyeceğini anlatmak ve bunu, ona yaşadığımız hayatın hakkını sevinç ve neşeyle vererek yaşatmak bizi ruhsal dengeye kavuşturacak halin anahtarı.

Yaşam bir hikaye.. Neşeyle yazıldığında dönüşüyoruz. Dram ve melankoli dolu sayfalar da olmak zorunda yoksa kitap bir best-seller’a ne yazık ki dönüşemiyor. Human Design yani insan enerjisini keşfetme sanatının duayenlerinden Richard Rudd’a soruyorlar: “Neden varız?” Diyor ki, “sadece hayatımızla iyi bir hikaye yazmak için, iyi bir hikayenin en önemli unsuru da cesur ve hikayenin içinde yaşadığı maceralarla dönüşen bir kahraman” Tüm bu yazıyı okuyanların kendi kitaplarını heyecanlı içsel veya dışsal maceralarla dolup taşarak yazmaları dileğiyle hoşçakalın.

 

Uçuk Mavi

Önceki içerik
Sonraki içerik
İlgili Diğer İçerikler