Renk Cümbüşü Kadınlar

post-header

90'LAR VS 2000'LER

Okurken Dinlemelik Müzik

Gençlerden öğrendim bu VS atmak tabirini, bir nevi düelloya çağrıymış. O zaman ben de 2000’leri 90’lar ile VS atmaya davet ediyorum. 😉

Benim kuşağım için 90’lar aklımızın ermeye başladığı 20’li yaşlarımıza denk gelen zaman dilimidir.

Teknolojinin en ilkel halinden bugünkü akıl almaz gelişimine tanıklık etmiş bir nesil olarak: televizyondaki tek kanalın dışında özel bir kanalın yayın yapmaya başlamasının heyecanına, evlerimizdeki çevirmeli sabit telefonları devre dışı bırakan cep telefonlarına,  şeritli kasetleri çevire çevire dinlediğimiz ve küçük boy çanta gibi taşıdığımız walkmanlerimizin yerini alan hap gibi mp3 çalar ve kablosuz kulaklıklarına, aradığımız bilgi için karıştırdığımız –çoğunlukla gazetelerin kuponlarını biriktirerek alınan- ciltli ansiklopedilerden gugullamaya, gidilecek adresi bakkala çakala sora sora bulmaktan “200 metre sonra ikinci çıkıştan ilerle” komutunu aldığımız ablaya kadar koca dünyanın avuçlarımıza sığdığı olağanüstü bir gelişim/dönüşümün göbeğinde bulduk kendimizi.

Teknolojinin insan hayatını böylesine konforlu haline getirmesine ve bu yolda emeği geçenlere şükran duymamak ne mümkün.

Ama tarafını seç deseler, kardeşim ben 90’larcıyım derim. Zamanın yavaş aktığı, muhabbetin daha demli olduğu, dostlukların emekle pekiştiği, birbirinin gözüne bakarak, dahası sarılıp sarmalanarak dertleşildiği, ilişkilerin “götürmek” için değil, aşka olan inançla başladığı, içinde özlemlerin ve hayallerin en arzulu ifadelerin yer aldığı mektup zarflarının yalanarak kapatıldığı, ciddi maliyet demek olan şehir dışı telefon görüşmelerinin telaşlı tınıları, belleklerimizde tutulu “hayırsızın biriydi fikrimce, güldü mü cenazeye benzerdi.”  “annem çok küçükken öldü beni öp, sonra doğur beni”,  “yani sen elmayı seviyorsun, diye elmanın da seni sevmesi şart mı” dizelerinin sahipleri Atilla İlhan, Cemal Süreya, Nazım Hikmet ve nice şairlerden okunan şiirler, “yıllar geçse de üstünden, bu kalp seni unutur mu”, “sen hep kendine önlemler aldın, ben kendime yasaklar koydum”,  “eğil salkım söğüt eğil, bu bendeki sevda değil” diye kalbimize bata bata mırıldanan Fikret Kızılok, Bülent Ortaçgil, Zülfü Livaneli ezgileri, Grup Yorum, Grup Baran’dan “sıyrılıp gelmektedir seher, belli ki yakındır”, “akın var güneşe akın, güneşi zapt edeceğiz güneşin zaptı yakın” diye haykırarak bir ağızda söylenen  isyan türküleri, parmak izleri gibi kağıt kokusunun da benzersiz olduğunu bilerek gömüldüğümüz kitaplar, tek tük çekilen ve kutsal birer hazine gibi albümlere yerleştirdiğimiz fotoğraflar, tabu deviren bir kısım kadınların hazzın ve gazabının iç içe geçtiği köpek öldüren şarapların kızıllığındaki sevişmeleri..

Yani her şey çok gerçekti, insana dair ne varsa elle tutulur, gözle görülür ve kalpten hissedilebilir netlikteydi. Sanal dünyanın puslu havasından uzak filtresiz/maskesiz en çıplak ve yalın hallerimizde vardık, iyi ki de öyle olduk..

                                                                                     BORDO

Önceki içerik
Sonraki içerik
İlgili Diğer İçerikler